Kimseyi geride bırakmamak…
Kimseyi geride bırakmamak… 11.10.2026 Diken Necla Uygur'u yalnızca fedakâr bir eş, iyi bir anne olarak hatırlamak ona yapılmış bir haksızlık olur. The post Kimseyi geride bırakmamak… appeared first on #site_linkat 11.10.2026 .
Necla Uygur'un ardından…
Biliyorum.
Bu satırların okuru güncel bir tiyatro eleştirisi ya da güncel bir sergi vb haberi okumayı bekliyor.
Oysa geçen haftaki yazımı okuyanlar, son zamanlarda zihnimi meşgul eden meselenin, yalnızca sahnelerde bugün neler olup bittiğiyle sınırlı olmadığını fark etmiştir.
Türk tiyatrosunun geçmişine sahip çıkmak, bugününü yalnız bırakmamak ve gelecekte bu toprakların tiyatrosunu araştıracak insanlara küçük de olsa bir ışık bırakmanın yolu var mı diye düşünüp duruyorum/duruyordum.
Bazı sözlerimiz çok güzel, çok kadim anlamlar ifade eder.
Biri de, kul sıkışmayınca diye başlar.
Geçtiğimiz haftalarda gelişen olaylar, durumlar, biraraya gelinen masalar; yalnız değilsin, meselesi bu olan; buna zihin ve gönül koyan başka güzel insanlar da var diye gösterdi çok şükür…
Hayat böyledir işte siz neye inanırsanız, getirir onu önünüze koyar!
Peki bunu mesele etmemize sebep?
Çünkü tiyatro, başka hiçbir sanat dalına benzemeyen bir unutulma tehlikesiyle karşı karşıyadır aslında…
Bir ressam öldüğünde tabloları kalır.
Bir yazar öldüğünde kitapları.
Bir besteci notalarında yaşar.
Bir sinema oyuncusu yıllar sonra bile, bir beyazperdenin üzerinde yeniden varolur.
Peki ya tiyatro oyuncusu?
Onun sanatı, varolduğu anda yok olmaya başlar. Perde kapanır. Işıklar söner, dekor sökülür, kostüm kaldırılır. Alkışların sesi sesi birkaç dakika sonra salonun duvarlarından çekilir. Ve o gece sahnede yaşanan şey, bir daha hiçbir zaman aynı biçimde yaşanamaz.
Geriye seyircinin belleği kalır.
Oyuncunun anıları kalır.
Ama belleğin de bir ömrü vardır.
İşte bu yüzden, tiyatronun yalnızca oyunlarını değil, insanlarını da kayda geçirmek zorundayız.
Amerikan filmlerinde, özellikle savaş filmlerinde sık sık duyduğumuz güzel bir söz vardır:
'Kimseyi geride bırakmayacağız!'
Bir asker yaralandığında, biri kaybolduğunda, ya da bir arkadaşları düşman hattının gerisinde kaldığında söylerler bunu… Ne olursa olsun, onu orada bırakmayacaklardır.
Bizim de Türk tiyatrosunun insanlarına ve belleğine karşı böyle bir sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum.
Elbette bizim savaşımız başka… Unutulmanın o vahşi acısıyla düşmanlığımız.
Çünkü tiyatro tarihimiz, yalnızca büyük isimlerden, afişlerin en üstünde yazan yıldızlardan ve ansiklopedilere girmiş birkaç ünlü sanatçıdan oluşmuyor.
O tarihin içinde, ışığın biraz gerisinde durmuş, alkışın en büyüğünü almamış, sahnenin yükünü başkalarıyla taşımış binlerce insan var.
Onları geride bırakamayız.
Necla Uygur'u da geride bırakmayacağız.
Necla Hanım aramızdan ayrıldı.
Onun ölüm haberini duyduğumda, birçok insanın zihninde önce Nejat Uygur'un canlandığını düşündüm. Sonra Süheyl ve Behzat Uygur'un. Türk tiyatrosunun çok iyi tanıdığı, sevdiği, yıllarca izlediği bir ailenin isimleri bunlar…
Peki ya Necla Uygur?
Araştırdım. Birçok biyografik yazıda adı, Nejat Uygur'un eşi ve beş çocuğunun annesi olarak geçiyor.
Doğru ama yazık ki eksik! Hem de çok…
Çünkü Necla Uygur aynı zamanda bir tiyatro oyuncusuydu.
Üstelik yalnızca bir meslek değil, hayat olarak seçmişti… Tiyatronun içinde yaşamıştı. Turne otobüslerinde, Anadolu yollarında, kulislerde, otel odalarında, kimi zaman ekonomik sıkıntılarla, kimi zaman çocuk büyütmenin telaşıyla geçen bir ömürden söz ediyoruz.
Nejat Uygur'un yıllar önce anlattığı bir anıda okumuştum.
Samsun'da Zafer sinemasında sahnede… Necla hanımın doğum sancıları başlayınca hastaneye yetiştiriliyor. Biraz sonra Nejat Uygur'a bir oğlu olduğu haberi geliyor. Ardından ikinci bir oğlu…
İkizler Süheyl ve Süha dünyaya geliyor.
Şimdi düşünün, bir kadının hayatında annelikle oyunculuğun birbirinden ayrılmadığı bir dönem. Çocukların tiyatronun içinde büyüdüğü, aileyle sanat yaşamı arasındaki sınırların neredeyse silindiği yıllar…
Böyle okuyunca biraz romantik gelebilir ama o hayatın hiç de romantik olmayan tarafları da vardı.
Ustam Harun İdil'e zaman zaman sohbete geldiğinde, Nejat Uygur'un anlattıklarına bizzat şahit de olmuştum. O ziyaretlerden birinde hediye getirdiği Siirt işi yüzük, ustamdan bana, benden de oğluma emanet şimdi…
Bellek böyle canlanıyor işte… İsimler, nesneler, olaylar… Fakat sahnenin yalnızca alkışı değil bir bedeli de var.
Bu nedenle yine anlattıklarından okuduğum; Necla Hanım başlangıçta çocuklarının tiyatrocu olmalarını istememiş. Bazen bir insanı anlamak için onun neyi sevdiğine değil, sevdiklerini neden korumak istediğine bakmak gerek.
Necla Hanım tiyatroyu seviyordu. Ama tiyatronun insanı nasıl yorabildiğini, kimi zaman yoksullaştırabileceğini, bazen bir ailenin bütün hayatını nasıl teslim alabileceğini biliyordu. Ve bunlara rağmen sahneden vazgeçmedi.
Nejat Uygur'un hastalığıyla yaşamı değişti. Eşinin bakımını üstlendi ve sahneden uzaklaştı. Sonra kendi sağlık sorunları…
Ama 2015 yılında yeniden çıktı sahneye. O ateş hiç bitmez ki! Marko Paşa Müzikali'nde Müşerref karakterini oynadı. Oğullarıyla birlikte… Düşünebiliyor musunuz?
Yıllar önce eşiyle oynadığı oyunda… Seyircilerin kahkahalarla kendinden geçtiği bir sahnede, insanın kendi geçmişiyle, kaybettikleriyle, yaşadıklarıyla karşılaşması…
Necla Uygur bunu yaptı ve eleştirmenlerden övgüler aldı. 2016 yılında Çolpan İlhan Sanata Değer Katanlar Özel Ödülü'nü aldı.
Beni asıl düşündüren başka bir şey. Necla Uygur'un yaşamını araştırmaya çalıştığımda o kadar az ve sınırlı belgeye ulaşabildim ki!
Nejat Uygur hakkında sayfalarca yazı bulabilirsiniz. Oyunları, turneleri, hayat hikâyesi, anıları…
Necla Uygur'a geldiğinizdeyse karşınıza çoğunlukla aynı birkaç cümle çıkar.
Kimin eşiydi? Kaç çocuğu vardı? Hangi oyunda yeniden sahneye çıktı? Hangi ödülü aldı?
Oysa ben başka soruların da yanıtını bilmek istiyorum.
İlk kez kaç yaşında sahneye çıktı Necla Uygur?
Hangi rolü oynadığında kendini gerçekten oyuncu olarak hissetti?
Anadolu turnelerinde hangi kentlere gitti?
Hangi oyunlarda, hangi karakterlere hayat verdi?
Sahneye çıkmadan önce heyecanlanır mıydı?
Nasıl prova yapardı?
Nejat Uygur'la sahnede hiç tartışmış mıydı?
Bir oyunun ardından, kendi oyunculuğundan memnun olmadığı geceler olmuş muydu?
Hangi rolü oynamayı isteyip de oynayamamıştı?
Ve belki de en önemlisi:
Necla Uygur, Necla Uygur olarak kimdi?
Bunların hiçbirini bugün bilmiyoruz.
İşte beni rahatsız eden tam da bu.
Oysa her insanın kendi hayatının başrolü olma hakkı vardır.
Necla Uygur'u yalnızca fedakâr bir eş, iyi bir anne olarak hatırlamak ona yapılmış bir haksızlık olur.
O aynı zamanda bir oyuncuydu.
Ve oyunculuğunun da başlı başına araştırılmayı, konuşulmayı, hatırlanmayı hak eden bir tarihi vardı.
Bir insanı öldükten sonra birkaç güzel cümleyle uğurlamak kolaydır. Zor olan, onun yaşadıklarını geleceğin hafızasına emanet edebilmektir.
Bugün Necla Uygur'u tanımış, onunla çalışmış, aynı sahneyi paylaşmış insanların belleğinde kim bilir ne çok hikâye var.
Belki bir provanın unutulmuş anısı.
Belki bir turne yolculuğu.
Belki bir kulis konuşması.
Belki yıllardır bir çekmecede bekleyen siyah beyaz bir fotoğraf.
Belki bir oyun broşürünün kenarına düşülmüş birkaç satır.
Bunların hiçbirini önemsiz görmemeliyiz.
Çünkü tarih bazen büyük belgelerden değil, küçük tanıklıklardan oluşur.
Ve bir gün, yıllar sonra, genç bir tiyatro araştırmacısı Necla Uygur'un hayatını merak ettiğinde, karşısına yalnızca Nejat Uygur'un eşiydi cümlesi çıkmamalı.
Onun kendi sesiyle, kendi oyunlarıyla, kendi başarılarıyla, kendi hayatıyla karşılaşmalı.
Bunun için bugün hâlâ elinde bir fotoğraf, bir program, bir anı, bir kayıt bulunan herkesin anlatacaklarına ihtiyacımız var.
Çünkü o anılar yalnızca bir ailenin değil, Türk tiyatrosunun da mirasıdır.
Belki de artık tiyatro tarihimize bakışımızı değiştirmeliyiz.
Yalnızca alkışlananları değil, alkışı mümkün kılanları da hatırlamalıyız.
Yalnızca sahnenin ortasında duranları değil, o sahnenin bütün yükünü paylaşanları da…
Yalnızca isimlerini herkesin bildiği büyük sanatçıları değil, onların yanında yıllarca aynı heyecanla, aynı disiplinle çalışan insanları da…
Necla Hanım artık aramızda değil.
Ama onu tanıyanların belleğinden, sevenlerin gönlünden, çocuklarının ve torunlarının hayatından söz etmek, onu hatırlamak için yeterli değil.
Biz Necla Uygur'un, kendisini hiç tanımayacak insanların da karşısına çıkmasını istiyoruz.
Yıllar sonra bir araştırmacı onun adını gördüğünde durup merak etsin istiyoruz.
Bir genç oyuncu, kendisinden önce bu sahnelerde yaşamış bir kadının hikâyesini öğrensin istiyoruz.
Belki bir gün birisi Necla Uygur üzerine bir kitap yazsın.
Belki onun hayatını konu alan bir oyun sahnelensin.
Belki de bir arşivin sessiz raflarında unutulmuş bir fotoğrafı, bize hiç bilmediğimiz bir hikâyesini anlatsın.
Çünkü biz tiyatro insanlarını yalnızca ölümlerinin ardından hatırlayan bir topluluk olmak istemiyoruz.
Onları yaşarken anlamak, öldükten sonra da kaybolmalarına izin vermemek istiyoruz.
İşte bu yüzden, bu satırlarda bugün bir tiyatro eleştirisi okumuyorsunuz.
Bir söz verme okuyorsunuz. Türk tiyatrosunun geçmişine, bugününe ve geleceğine verilmiş bir söz.
Kimseyi geride bırakmayacağız.
Necla Uygur'u da.
Çünkü perde bir insan için son kez kapanabilir.
Ama bir sanatçının hikayesi o perdeyle kapanmamalı.
Necla Hanım, iyi ki bu sahnelerden geçtiniz.
Ve merak etmeyin…
Sizi geride bırakmayacağız.
Kaynak: Diken